Bazı sırlar unutulmaz! Bazıları ise unutulmaya zorlanır...
Mezopotamya’nın kadim mirası binlerce yıldır aynı sessizliği koruyor. Nice krallar, veliler ve azizler gelip geçti; nice imparatorluklar ve medeniyetler kuruldu, yıkıldı... Bu sırlı toprakların derinliklerine gömülen gerçekler ise zamana rağmen varlıklarını sürdürdü. Çünkü hakikat sonsuza dek gizli kalmaz; ortaya çıka-cağı günü bekler!
Mezopotamyalı Bir Aziz, kurgusal gerçeklikle kaleme alınmış, elinize aldığınızda bitirmeden bırakama-yacağınız, bitirince etkisinden kurtulamayacağınız sürükleyici bir roman.
Gazeteci Mehmet Hakan, ailesinin 1970’li yıllarda içine sürüklendiği ve bugün hâlâ karanlıkta kalan esrarengiz bir dizi olayın izini sürerken, kendisini geçmiş ile bugünü birbirine bağlayan görünmez bir ağın tam ortasında buluyor.
Attığı her adım, cevaplardan çok yeni sorular doğuruyor. Onu izleyen karanlık gölge kim? Korumaya çalıştıkları şey ne? Ve neden asırlardır kimse gerçeği dile getirmiyor?
Kaderin cilvesiyle Doktor Aziz’in hekimliğinin ilk yıllarında eline geçen gizemli mistik emanet, yüzyıllar-dır kapalı kalan sırlı kapının çeyrek asır sonra aralanmasına neden oluyor. Akılla açıklanması güç meta-fizik olaylar, kadim inançlar, unutulmuş gizli ritüeller ve insanlığın en eski hafızası, Marde sokaklarında kesişmeye başlıyor!
Roman, sizi Mardin’in taş sokaklarından Ulu Cami’nin avlusuna, Tur Abdin’in kadim manastırlarından görünmeyen koridorlara, insanlık tarihinin en eski efsanelerine uzanan nefes kesici bir yolculuğa davet ediyor.
BU KİTABI NEDEN OKUYALIM?
Kadim Mezopotamya’nın taşlarına sinen binlerce yıllık hafızayı, sürükleyici bir anlatımla keşfetmenizi sağlar.
Bir gazetecinin merakını tarih, inanç ve aile hafızasıyla buluşturarak çok katmanlı bir serüvene dönüştürür.
Farklı inançların yan yana yaşadığı Mardin’i ayrışmanın değil, kadim bir ahengin coğrafyası olarak anlatır.
Gerçekle efsane arasındaki sınırları inceltir, okuru her sayfada görünenin ardındaki anlamı sorgulamaya çağırır.
Okuru yalnızca bir sırrın peşinden sürüklemez, insanın kendi köklerine neden dönmek istediğini de düşündürür.
Kadim mabetlerden eski el yazmalarına uzanan ayrıntılarla, Mezopotamya’nın gizemli dünyasını okurun zihninde canlandırır.
Mezopotamya’nın bitmeyen hikâyelerini modern bir araştırma serüveniyle buluşturur, okuru geçmişle bugün arasında unutulmaz yolculuğa çıkarır.
EDİTÖRÜN KALEMİNDEN
Mardin, daha önce sokaklarında yürüdüğüm, taşlarına dokunduğum, uçsuz bucaksız ovayı karşıma alıp uzun uzun seyrettiğim bir şehirdi. Fakat Mezopotamyalı Bir Aziz’in son sayfasını okuyup kapattığımda oraya yeniden gitmek istediğimi fark ettim. Bu defa gezmekten ziyade kitapta adı geçen sokakları, mabetleri, manastırları, eski çarşıları görmek, kahramanların izinden yürümek için… Çünkü bu kitapta Mardin yalnızca olayların geçtiği yer değil; hikâyenin hafızası, hatta yer yer başlı başına bir kahramanı.
Dosya üzerinde çalışırken bazı yerde gülümsedim, birkaç sayfa sonra hüzünlendim; ardından kendimi bir sırrın peşinde buldum. Aile hikâyelerinin sıcaklığından geçmişin ağır hatıralarına, oradan giderek büyüyen bir gizeme geçerken bazı bölümlerde editör olduğumu unutup yalnızca okumaya devam ettim.
Türkülerde ise gerçekten durdum. Metinde adı geçen bir türküyü açıp dinlediğim, bittikten sonra da hemen kitaba dönemediğim oldu. Çünkü buradaki türküler bir süs değil; memleketi, çocukluğu, özlemi, insanları ve artık geride kalmış zamanları taşıyor. Kitabın samimiyetini de en çok buralarda hissettim.
Mehmet Hakan Sancar’ın Mardin’i anlatırken şehre dışarıdan bakmadığı çok aşikâr. Mahmut’un neşesinde, Sabiha teyzenin şefkatinde, aile büyüklerinde, mezarlık ziyaretlerinde, kalabalık sofralarda, şakalarda ve dualarda bunu görüyorsunuz. Bunlar romanı renklendirmek için eklenmiş ayrıntılar gibi durmuyor, hikâyenin içinden geliyor. Bu yüzden okurken bu güzel insanları tanıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz.
Romanın dikkat çekici taraflarından biri de tek bir hikâyenin sınırlarında kalmaması. Mehmet Hakan’ın ailesinin geçmişindeki kayıplar ve yıllardır konuşulmayan meseleler, onun gazeteci merakıyla giriştiği araştırmanın kapısını açıyor. Araştırma ilerledikçe Tur Abdin’in mabetleri, eski el yazmaları, semboller, kadim inançlar ve efsaneler de hikâyeye katılıyor. Başlangıçta geçmişi anlamaya çalışan bir gazeteciyi izlerken bir süre sonra takiplerin, şüpheli karşılaşmaların ve istihbarat bağlantılarının bulunduğu çok daha tehlikeli bir hikâyenin içindeyiz.
Bu romanda Mezopotamya farklı inançların, dillerin, geleneklerin, duaların ve hayatların yüzyıllar boyunca birbirine değdiği büyük bir hafıza alanı. Camiler, kiliseler, manastırlar, türbeler, eski mabetler ve taş evler aynı coğrafyanın hikâyesinde yan yana duruyor. İnsanların isimleri, inançları ve ibadet biçimleri değişse de sevinçleri, kayıpları, memleket özlemleri ve geride bıraktıkları hatıralar birbirine benziyor. Belki de Mardin’i bu kadar özel kılan biraz da bu. Aynı güneşin altında farklı duaların göğe yükselmesi… Aynı taşın üzerinde birbirinden farklı medeniyetlerin iz bırakması… Ve bütün o farklılıkların sonunda tek bir şehrin hafızasına dönüşmesi. Yazarın bölge halklarını, sınırları belirgin bir mozaikten çok renkleri birbirine karışan bir ebruya benzetmesi de bu bakışı güzel anlatıyor.
Üstelik roman bütün bu tarihî ve kültürel yükün altında insanını kaybetmiyor. Mahmut hâlâ güldürüyor, Sabiha teyze hâlâ sofrayı kuruyor, geçmiş hâlâ can yakıyor. Tam bir sırrın peşinden giderken bir aile hatırası çıkıyor karşınıza, gerilimin yükseldiği yerde bir türkü giriyor araya. Benim okurken duygudan duyguya geçmemin sebebi de buydu.
Mezopotamyalı Bir Aziz’i okurken sizin de benim gibi bazen duracağınızı düşünüyorum. Belki adı geçen bir türküyü merak edip açacak, belki bir mekânın adını bir kenara not edeceksiniz.
Ben kitabı bitirdiğimde kendi notumu zihnime çoktan düşmüştüm:
“Mardin’e bir daha gitmeli… Lakin bu defa Mezopotamyalı Bir Aziz’in izinden.”
Keyifli okumalar…