“Mezarlıkta da insan çoktur ama kimse sevdiğinin mezarını şaşırmaz.”
Kelimeleriyle milyonlara dokunan Hatice Kübra Tongar’dan sarsıcı bir psikolojik roman...
Aslı, Kerem’le evlenirken yalnızca “Kerem’le” evlendiğini sanıyordu. Oysa nikâh masasına eski aşklar, birikmiş hesaplar, susturulmuş öfkeler, kanayan yaralar ve Fazilet Hanım’ın her yere yayılan gölgesi de oturmuştu. Bu konakta herkesin anlatacak bir hikâyesi, saklayacak bir sırrı ve kendince haklı olduğu bir öyküsü vardı.
Peki ya bütün anlatılanların ardında, kimsenin görmediği bambaşka bir hakikat varsa?
Bazı ailelerde miras ev değil, yaradır. Ve bazı yaralar nesilden nesle aktarılmaz, ruhtan ruha kazınır.
BU KİTABI NEDEN OKUYALIM?
• Bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağır olaylar karşısında ruhun kendisini nasıl koruduğunu anlatır.
• Çocuk zihninin cevapsız bırakılan soruları boş bırakmadığını; anlamlandıramadığı olayları kendince tamamladığını ve yeni bir hikâyeye dönüştürdüğünü fark ettirir.
• Ruhun taşıyamadığı acıyı yok edemediğinde onu zihninde güvenli gördüğü yere emanet edebileceğini gösterir.
• Bir çocuğa el sürülmemiş olmasının, onun zarar görmediği anlamına gelmediğini açıkça ortaya koyar.
• İnsanın içinde susturduğu hiçbir duygunun bütünüyle kaybolmadığını; söylenmeyen sözlerin bir gün kendilerine başka bir ses bulduğunu anlatır.
• Terapiyi hastaya dışarıdan hüküm verilen bir yer gibi anlatmaz; insanın parçalarını sabırla dinleyen, her sesin ardındaki asıl yarayı görmeye çalışan uzun bir süreç olarak ele alır.
• Bir ruh sağlığı uzmanının her şeyi bilse bile bazı acılar karşısında yalnızca şahit kalabileceğini gösterir.
• Okuru, görünen davranışın ardında hangi çocukluk hatırasının, hangi kaybın ve hangi karşılanmamış ihtiyacın bulunabileceğini düşünmeye çağırır.
EDİTÖRÜN GÖZÜNDEN
Bir editör, önüne gelen dosyayı okumaya kalemini eline alarak başlar. Ben de öyle yaptım. Masama oturdum, not defterimi açtım, kelimelerin nabzını yoklamaya hazırdım. Ne var ki daha ilk sayfalarda kalemimin işi değişti. Not almak için kaldırdığım elim, beğendiğim cümlelerin altını çizmeye başladı. Bir yerden sonra da kalemi bütünüyle bıraktım. Çünkü ben artık dosya üzerinde çalışan bir editör olmaktan çıkmış, konağın içinde olup bitenleri merak eden bir okur olmuştum.
Hatice Kübra Tongar’ı yıllardır her yaş grubu için yazdığı kitapları, çocuk hikâyeleri ve uzmanlığıyla tanıyoruz. Edebiyatın kapısından Çeyiz’le girmişti. Şimdiyse üzerinde yıllardır çalıştığı ilk romanı Aile Konağı ile okurun karşısında. Doğrusu merak etmemek elde değildi. Yıllarca insanı dinleyen, ailelerin gizli kuytularını bilen, çocuklukta açılan bir yaranın yetişkinlikte nerelerden sızdığını gören bir kalem, roman yazarsa nasıl bir dünya kurardı?
Kitabın adına bakınca zihnimde sıcak bir aile hikâyesi belirdi önce. Kalabalık sofralar, merdivenlerde birbirine rastlayan kardeşler, duvarlardan eksik olmayan hatıralar… Yanılmışım demeyeyim; konağın içinde gerçekten büyük bir aile, rutin pazar kahvaltıları, birbirinin hayatına değmeden duramayan insanlar var. Ancak son sayfalara geldiğimde konağın ne anlama geldiğini tam olarak anladım.
Sayfalar ilerledikçe ev halkı teker teker oturuyor karşımıza. Bu ailede kimin haklı olduğuna karar vermek kolay değil. Birinin anlattıklarına hak verirken öteki konuşmaya başlıyor ve az önce verdiğimiz karardan emin olamıyoruz. Kızdığımız birine sonradan üzülüyor, mağdur sandığımız kişinin başka birinin hayatında açtığı yarayı öğrenince bu kez ona öfkeleniyoruz. Ben okurken birkaç kez “Peki şimdi kime inanacağım?” dedim. Sonra son sayfaya gelmeden bunu bulamayacağımı anladım. Bu nedenle kitabı bitirince ilk bölümlere dönmek isteyebilirsiniz. Ben döndüm. İkinci okumada aynı hikâyeyi okumuyorsunuz çünkü. İlkinde karakterlerin ne anlattığını merak ediyorsunuz. Sonra neyi neden öyle anlattıklarına dikkat etmeye başlıyorsunuz. Daha önce üzerinde durmadığınız sözler bu defa başka bir anlam taşıyor.
Hatice Kübra Tongar’ın uzman psikolog ve çocuk gelişimi uzmanı oluşu romanın her bir köşesine sinmiş. Fakat yazar, psikolojiyle edebiyatı öyle ustaca bir araya getirmiş ki, bilgisini göstermek uğruna hikâyeyi durdurmamış; bildiklerini karakterlerin hayatına bırakıp onları kendi sesleriyle konuşturmuş. Çocukluk yaralarını, bağlanma biçimlerini ve ailede yıllar içinde üstlenilen rolleri hayatın akışı içinde görüyoruz. Bir insanın çocukken öğrendiği sevme biçimini evliliğine nasıl taşıdığına, yıllar önce sustuğu bir meselenin öfkesini bugün karşısındaki kişiden nasıl çıkardığına tanık oluyoruz.
Üstelik karakterlerin sesleri de birbirinden farklı. Hepsini aynı yazar kaleme almış ama hiçbiri ötekinin sesiyle konuşmuyor. Fazilet Hanım söze başladığında cümlelerin içine eski kelimeler, deyimler, memleket kokusu ve uzun bir ömrün görüp geçirmişliği doluyor. Aslı’nın sesinde zeki, eğitimli, mizahı kuvvetli fakat ruhen yorgun bir kadın var. Kimi kelimelerini öfkeyle savuruyor, kimi sustuklarını cümlelerinden daha yüksek sesle duyuruyor.
Yazarın teşbihleri, kelime oyunları, şarkılara ve gündelik hayata yaptığı göndermeler romanın ağır yükünü hafifletirken edebî yönü de güçlendiriyor. Mizah ise hikâyenin ağır yükünü hafifletirken hiçbir acının üzerini örtmüyor. Bir cümlede gülümserken hemen ardından gelen sözle içiniz sızlayabiliyor. Sonra hiç beklemediğiniz bir yerde anlatıcının mizahına yakalanıyor, tam rahatladığınızı sandığınız anda da konağın başka bir kapısı açılıyor.
Kurgu öyle dikkatli ve ustaca kurulmuş ki öğrendiğiniz her yeni bilgi, daha önce okuduğunuz bölümlerin anlamını değiştiriyor. Anlatılanların altında başka bir hikâye olduğunu seziyorsunuz. Bir ayrıntı kulağınıza tuhaf geliyor. Bir cümle önce okuduğunuz yere dönüp bakmanıza sebep oluyor. “Burada başka bir şey var” diyorsunuz ama elinizdekilerin ne anlama geldiğini çözmeniz kolay olmuyor. Parçalar birleşmeye başladığında ise daha önce önemsiz sandığınız ayrıntılar yerinden kalkıp karşınıza dikiliyor. Roman cevabı hemen vermiyor; şüphenizi yanınıza katıp sizi yürütmeye devam ediyor.
Sürprizlerden bahsetmem mümkün değil. Bir ayrıntının ucundan tutsam öteki sökülecek, ardından kitabın asıl şaşkınlığı dökülüp ortaya çıkacak. Ancak şunu söylemeden de geçemem: Kurgu öyle sıkı kurulmuş ki sonradan öğrendiğiniz hiçbir şey gökten düşmüş gibi durmuyor. Her ipucu vaktinden çok önce yerine bırakılmış; her cümle, sırası geldiğinde dönüp başka bir anlam kazanmak üzere demlenmeye alınmış.
Dosya üzerinde çalışırken kendime birkaç kez “Bu bölümü bitireyim, sonra kalkarım” dedim. Bölüm bitti, ben kalkamadım. Bir sonrakine geçtim; sonra bir sonrakine… Çay masada soğudu. Vermem gereken araları unuttum. Editör yanım masadan kalkmam gerektiğini söylüyor, okur yanım “Bir bölüm daha” diye tutturuyordu. İşin tuhafı, her “bir bölüm daha” sözü beni birkaç bölüm öteye taşıdı.
Aile Konağı’nı bitirince başa döndüm. Aynı cümleleri yeniden okudum ama artık aynı şeyleri söylemiyorlardı. İlk okumada yanından geçtiğim ayrıntılar, bu defa beni durdurdu. Meğer roman daha başından beri sırrını anlatıyormuş; ben kelimeleri okumuş, manalarını ise ancak sonunda işitebilmişim.
Hatice Kübra Tongar, ilk romanında psikoloji bilgisini edebiyatın önüne sürmemiş; onu hikâyenin damarlarına bırakmış. Karakterlerini açıklamak yerine konuşturmuş. Kimin haklı olduğunu söylemek yerine herkese kendini anlatacak kadar yer vermiş. Madem usta bir kalemden böylesine güzel bir eser çıkmış, okura düşen de o sesleri dinlemek olmuş.
Aile Konağı’nda anlatılanların bundan sonrasını paylaşmayacağım. Gerisini Kevser’den , Aslı’dan, Kerem’den, Fazilet Hanım’dan ve konağın diğer sakinlerinden kendiniz dinleyin. Yalnız küçük ayrıntıları hafızanızın bir köşesine iliştirin. Sonra lazım olacaklar.
Bilhassa Kevser’e ve çocukluğu yaralı kalmış bütün çocuklara sevgiyle…
Aile Konağı, Aile’mizden Aile’nize…