EDİTÖRÜN KALEMİNDEN
Sekiz yaşındaki Ahmet, babasıyla birlikte zaman yolculuğuna çıkmaya hazırlanan meraklı bir çocuk. Zaman kapsülleri, havabüsler, ışınlanma odaları ve zaman limanlarıyla çevrili bu dünya, onun için heyecan verici olduğu kadar kafa karıştırıcı. Ahmet’in asıl isteği geleceğe gitmek. Orada neler olacağını, kendisinin nasıl birine dönüşeceğini, dünyanın nereye evrildiğini merak ediyor. Ancak bir satranç maçının sonucu, yolculuğun yönünü değiştiriyor. Baba ile oğul, bu kez geleceğe değil, geçmişe doğru yola çıkıyor.
Zaman kapsülüyle yapılan yolculuk, Sultanahmet’te son buluyor. Ahmet, kendini bir anda mahyaların aydınlattığı camilerin, iftar sofralarının kurulduğu meydanın, pide kuyruklarının uzadığı sokakların içinde buluyor. Eski Ramazanlar, onun için bir kavram olmaktan çıkıp yaşanan bir hâle dönüşüyor. İnsanların birlikte beklemesi, birlikte dua etmesi, birlikte sofraya oturması, Ahmet’in bugüne kadar pek tanık olmadığı bir ritimle karşısına çıkıyor.
Kitap boyunca Ramazan, yaşanan bir zaman olarak anlatılıyor. İftar çadırları, diş kirası geleneği, iftar topunun heyecanı, teravih sonrası sokaklardaki hareketlilik ve Ayasofya’da geçirilen gece, hikâyenin doğal akışı içinde yerini buluyor.
Baba karakteri, bu yolculuğun sessiz rehberi. Ahmet’e uzun uzun dersler vermiyor, gördüklerini yorumlamaya zorlamıyor. Daha çok hatırlatıyor, yer yer susuyor, yer yer küçük yönlendirmeler yapıyor. Onun geçmişe duyduğu ilgi, nostaljik bir özlemden çok, oğluna göstermek istediği bir hayat temposuna işaret ediyor.
Ahmet’in iç sesi, kitabın en güçlü yanlarından biri. Sabırsız, meraklı, zaman zaman itiraz eden bu ses, bugünün çocuklarına çok tanıdık. Ahmet, gördükleri karşısında hemen ikna olmuyor. Beklemek ona zor geliyor, kurallara uymak sıkıcı geliyor. Ancak yolculuk ilerledikçe fark etmeye başlıyor: Bu yavaşlık, bu birlikte olma hâli, bu paylaşma duygusu insanın içini dolduran bir şey.
Esmahanım Yalçın’ın kaleme aldığı “Geçmiş Zamanda Bir Ramazan”, “Nerede o eski Ramazanlar?” sorusunu cevaplarken bugünün içinde kaybolmaya yüz tutmuş bazı alışkanlıklara dikkat çekiyor: Birlikte beklemek, birlikte sevinmek, sofrayı paylaşmak, kalabalığın içinde kaybolmamak.
Kitap, teknoloji ile geleneği karşı karşıya getirmiyor. Zaman kapsülü, hikâyenin merkezinde kalmıyor. Yolculuk tamamlandığında geriye kalan şey, kapsülün kendisi değil, Ahmet’in değişen bakışı oluyor. Bu da kitabın vermek istediği mesajı netleştiriyor: “Asıl mesele nereye gidildiği değil, orada neyin fark edildiği.”